Burg Eltz & Moselkern / Almanya

Almanya, şato peşinde koşma hayalleriniz için tam bir cennet.

Masalsı Burg Eltz‘e yolculuğum, hayatımın en unutulmaz deneyimlerinden biri oldu!

Ormanın içinden bir saat süren (5-6km) ve tamamen tek başıma yaptığım yürüyüş sonrası ulaştığım bu görkemli şato, özellikle de ‘görülecek sıra dışı yerler’ listenizin(!) en üstlerinde olmayı hak ediyor.

Burg Eltz, Moselle Nehri yakınlarında, geniş ve yemyeşil bir vadinin tam ortasında, kayalıklar üzerine kurulmuş gerçek anlamda gizli ve gizemli bir Orta Çağ şatosu.

Onu eşsiz yapan, yapımına başlanan 12. yüzyıldan bu yana Eltz ailesine ait olması ve konumu sayesinde savaş görmediği için benzersiz mimarisinin yanı sıra, birçok mobilyanın, mücevherin ve savaş aletlerinin de orijinal haliyle günümüze ulaşmış olması.

Şato, Eltz soyunun 3 lordu tarafından (Kempenich, Rubenach, Rodendorf) 1157 yılında hem savunma hem de yaşama amaçlı inşa edilmeye başlanmış ve 1530’da 3 bölümü de tamamlanmış.

Burg Eltz 8 katlı, 35 metrelik 8 adet kulesi var ve aile üyeleri, çalışanlar ve misafirler için 100 adet odası var. 1815’te Kempenich ailesi tarafından satın alınmış ve onlar hala küçük bir bölümünde yaşıyorlarken geri kalan kısmı belirli aylarda ziyarete açık.

 

İKLİM NASIL? NE ZAMAN GİTMELİ?

Ilıman bir iklime sahip Almanya’da hava bir an güneşliyken gökyüzü aniden lacivert bulutlarla kaplanabilir ve sağanak yağmurda sırılsıklam olabilirsiniz ki benim de en sevdiğim budur! 🙂 Ben Haziran ayında gittim ve hava mevsim normallerine göre daha serin ve zaman zaman yağmurluydu.

Şatoyu ziyaret etmek için her mevsimin ayrı bir güzellik sunacağından eminim. Kışın karlar altında bembeyaz, baharda yemyeşil… Sonbaharda ise bu bölgede şarap festivalleri ve çeşitli etkinlikler oluyormuş. Bir de ağaçların yaprakları sarı, kırmızı ve turuncuya döndüğünde tam bir görsel şölen olmaz mı? Bu arada şato ziyarete Nisan gibi açılıyor ve Kasım’da kapanıyor. Ancak şato kapılarının kapalı olması oraya yürüyüş yaparak ulaşmanıza ve etrafını gezmenize engel değil. Şatonun resmi sitesinden ne zaman açık olduğuna ve detaylı tarihine ulaşıp ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz.

 

ŞATODA NELER YAPILIR?

Şatonun açık olduğu dönemde, 9.30 – 17.30 arasında dilerseniz şatonun avlusunu ücretsiz olarak gezebilirsiniz. Çok güzel mimari detayları ve kuş sesleri eşliğinde huzur veren bir doğa manzarası var.

Odaları gezmek istiyorsanız 10 euro civarında bir ücretle rehberli bir turla gezebiliyorsunuz; ancak içeride fotoğraf çekmek yasak. Hazine kısmı yine bu biletle rehbersiz gezilebiliyor. Ben epey yorulmuştum ve İngilizce tur saatine de daha vardı ki tur 45 dakika civarında sürüyor, o yüzden katılmadım. Almanca turlar daha sık ancak İngilizce tur saatleri seyrek, bu yüzden tura katılmak istiyorsanız, önce saatini öğrenip avluyu gezme ve yeme içme planınızı ona göre yapabilirsiniz.

Avluda ve şatonun etrafında fotoğraf çekmek ise bazı şartlara uyarak serbest. Tripodunuzu da çok kalabalık değilse rahatlıkla kurabilirsiniz. Ancak şatonun içinde ve çevresinde drone ile çekim yasak. Özellikle şatonun girişinde fotoğraf çekmek çok moda ancak güzel bir kare konusunda ısrarcıysanız ya erken gelmeli ya da biraz geç saate kalmalısınız. Benim şansıma boş olduğu birkaç an denk geldi ama zaten çok kalabalık bir sezonda gitmediğim aşikar.

Avludaki kafe veya restoranda bir şeyler yiyip içebilirsiniz. Kafe kısmında patates kızartması, sosis gibi atıştırmalıklar var ve hem avluda hem de içeride oturabilirsiniz, ya da benim gibi biraz orada biraz orada. 🙂 Dışarıda şatonun kuleleri ve içerideki dekorasyon sizi fazlasıyla Orta Çağ’da hissettiriyor. Restoran kısmı ise alt terasta ve sıcak yemek servisi var. Her ikisinde de tatlılar ve kahve veya bira gibi içecekler de var. Ben bütçem doğrultusunda kafe kısmında atıştırdım ve dinlendim ki dere, tepe, orman içerikli geri dönüş yolculuğu beni bekliyordu!

İçeride çok tatlı bir hediyelik eşya dükkanı var. Fotoğraf çekemeyeceğiniz için odaların kartpostallarını, ya da hatıra için magnet veya kupa alabilirsiniz. Şişe içinde satılan altın ilgimi çekmişti ancak şatoyla veya o bölgeyle ilgisi yokmuş. Tabi bunların dışında birçok göz alıcı hediyelik eşya daha var, porselen ve cam eşyalar, şövalye aksesuarları gibi, almasanız da biraz inceleyin derim.

Avluyu keşfederken ufak bir şapel gördüm ve şatonun içini gezemesem de bu bana teselli oldu.

Bu gibi tarih dolu yerlerde gezerken siz de hayallere dalıp eskiden burada yaşam nasılmış, nasıl kıyafetler giyilirmiş, neler yapılırmış diye düşünüyorsunuzdur eminim benim gibi.

Bu arada bir rivayete göre Burg Eltz perili bir şatoymuş! 😀 Bununla ilgili acıklı hikaye gözünüzde şatoyla ilgili birçok Orta Çağ senaryosunun canlanmasına sebep olabilir. Hayaletinden, perisinden değilse de epey ıssız bir yer olduğu için çok geç saate kalmamanızı tavsiye ederim. Bu arada şaka bir yana ben güvenlik açısından hiçbir endişe yaşamadım, nitekim tüm gezi boyunca hem tek başımaydım hem de yürüdüğüm yolda da tek tük insan vardı. Karşıma korkunç veya tehlikeli bir hayvan da çıkmadı.

Bunların dışında şatonun etrafını mümkün olduğunca gezebilirsiniz.

Ben sağda solda oturup biraz da servis yolundan yukarı doğru yürüdüm. Buradan şatoyu daha yüksekten görebilirsiniz ve manzara yine enfes.

 

NASIL ULAŞILIR?

Öncelikle konaklayacağım kasaba olan Moselkern‘e Köln’den trenle geldim. Tren Koblenz’de bir aktarma yapıyor ama genel olarak çok kolay ve rahat bir yolculuktu. Yol 2 saate yakın sürüyor ve muhteşem bir doğa manzarası size eşlik ediyor. Bu gezi sayesinde gözüm yeşilin daha önce hiç görmediğim tonlarına da aşina oldu. Yol boyunca Ren Nehri (Rhein) de trene eşlik ediyor ve yapabildiğiniz tek şey ağız hafif açık şekilde şahane manzarayı hafızaya kazımak oluyor.

Frankfurt’tan da aynı şekilde gelebilirsiniz ancak çok aktarma yapmak istemiyorsanız yine Koblenz’den tek aktarma olan seferleri seçebilirsiniz. Yol yaklaşık 2.5 saat sürüyor.

Bu arada eğer seyahat tarih ve saatiniz kesinse biletinizi önceden alabilirsiniz çünkü yolculuk yaklaştıkça özellikle uzak rotalarda bilet fiyatları çok artabiliyor.

Tren demişken, kasabanın genelinde olmadığı gibi bu tatlı tren istasyonunda veya platformda pek kimseler yoktu, bir yerlere genellikle istasyondaki tek kişi bendim, malum kasabamız çok küçük.

Yakın duraklara makinelerden bilet alırken zorlanmadım, zaten Türkçe menü var. 😀 Ancak olur da benim gibi buradan başka ülkeye geçecekseniz, ki ben Lüksemburg’a geçtim, normal menüden bilet alınmıyor ve ben ülkeler arası menüden de bir türlü Lüksemburg’u bulamadım, ama şansıma o sabah durakta İngilizce bilen biri vardı ve deneyerek de olsa Almanca menüden buldu. Diyeceğim o ki, öyle bir durumunuz varsa biletinizi önceden internetten veya yardım alabileceğiniz bir istasyondan alın. Zira trene biletsiz binmenin ciddi cezası var.

Siz olsanız tek başınıza, hiç bilmediğiniz bir ülkede 5 km’lik bu ormana girer miydiniz?

Moselkern’den Burg Eltz’e bir kısmı kasabadan, çoğunluğu ormanın içinden yaklaşık bir saat (5-6 km) yürüyüş yolu var. Kasaba kısmında çoğu yerde tabela var, ormanda ise sadece bir iki tane gördüm. O yüzden yürüyün ve yürüyün, yol sizi götürecek…

Ormanın girişinde ise derin bir nefes alın ve ufak bir maceraya hazır olun! 🙂 Yol bazen dar bazen daha rahat patikalardan oluşuyor, çoğu zaman bir tarafı uçurum ve aşağıda dere şırıl şırıl akıyor. Diğer tarafı ise dağ ve orman, orman, orman. Genel olarak ağaçların arasından, bazen ufak akıntılardan geçiliyor ve yolun bazı kısımları biraz kaygan. O yüzden mutlaka rahat spor ayakkabılarınız olmalı ve hep dikkatli yürümelisiniz. Ormanın içinin biraz daha serin olacağını da unutmayın.

Ben bir elimde fotoğraf makinesi, omzumda tripod ve yer yer cep telefonumla yürüdüm. Belki bir sopa bulunup yürünebilir; hem düşmelere karşı hem de karşılaşılabilecek bir hayvana karşı koruma olabilir.

Genel olarak tedirgin olmadım ve telefon ormanın içinde bile çekiyordu ama yine de yabancı bir ülkede tek başına bu yolu yürümek cesaret ister diye düşünüyorum. Tek endişem, şuradan yuvarlansam beni bulurlar mı, oldu! Neyse ki dikkatli yürüdüm ve kötü bir şeyle de karşılaşmadığım için sağ salim gittim ve geri geldim. Belki de tesadüfen hayatta kaldım! 😀

Mümkün olduğunca manzaranın tadını çıkarmaya, yeşilin tonlarını hafızanıza kazımaya çalıştığınız, kuşların cıvıldadığı huzur dolu bir yol. Çok fazla iniş çıkış yok aslında ama bazen daha dikkatli geçilmesi gereken yerler olabilir.

Benim şansıma şatoya giderken yolun bir yerinde ağaç devrilmişti. Üstünden tırmanmak da biraz çabayla mümkün olabilirdi belki ama ben biraz ufak sayıldığımdan altından geçtim. Ormanın içine doğru girip köklerin üstünden geçmeyi aklımdan bile geçirmedim! Dönüş yolunda ise ağacın ortasını kesip yolu açmışlardı.

Patikanın birkaç yerinde yol ikiye ayrılıyordu, ben hatırlamak için elimle gideceğim yolu gösterip fotoğrafını çektim çünkü her yerde tabela yoktu. Yolda toplamda sadece 5-6 kişiyle karşılaştım. Hepsi de Burg Eltz’e giden veya oradan dönen turistlerdi. Kişilerin selam verip birbirine sorduğu tek soru ise “Daha çok var mı?” oldu! 😀

Aslında yolun bir saat sürmesi de göreceli. Ben bazen hızlı, bazen daha yavaş yürüdüm; bazı yerlerde fotoğraf ve video çekmek için durdum.

Bu arada bu yol boyunca oturup dinlenecek yer pek yok. Sadece başlarda bir iki yer gördüm. Gerçi oralar da öyle müthiş yerlerdi ki gün boyu otursa oturur insan.

Ve sonraaaa, işte orada! Tüm ihtişamıyla! Burg Eltz!

Onu sonunda görünce sıcak bir mutluluk, bir heyecan kaplıyor insanı. Yol güzel, yolun sonu çok çok güzel..

Arabayla ulaşacaklar ise araçlarını Wierschem’deki araba parkına park edip oradan ister 15 dakika civarında yine güzel bir manzara eşliğinde yürüyerek, ister servise binerek şatoya ulaşabilirler. Bunların ikişer euro civarında ücretleri var.

Diğer yürüyüş rotaları için Burg Eltz resmi sitesindeki doğa yürüyüşü sayfası ve bot, taksi, otobüs ve bisiklet ulaşımları için ulaşım sayfası ziyaret edilebilir.

 

NEREDE KALINIR?

Ben şatoya yürüyüş yolundan gitmek istediğim için Moselkern‘de kaldığımı belirtmiştim.

Trenle ulaşımı, şatoya yürüme yolu ve otel hizmeti olan en uygun yer olarak burayı buldum. İnanılmaz sevimli, son derece sessiz sakin, küçük mü küçük bir kasaba Moselkern.

Burada bir gece, iki gün geçirdim ve sadece birkaç kişi gördüm. Bu ıssızlık, macerama biraz daha heyecan kattı, sanki kasaba benimmiş gibiydi. Tüm binaları, bahçeleri hatta mezarlığı bile çok şirindi.

Mezarlığı ve kiliseyi de ziyaret ettim. Yurt dışındaki mezarlıklar sizce de çok güzel değil mi? Ben daha önce de Almanya, Yunanistan, Rusya gibi yerlerde mezarlıklarda bulundum ve hepsi çiçeklerle mumlarla bezeli, tertemiz ve hiç ürkütücü değil.

Soldaki binanın çatı detayına bakın!

Oraya gittiğim dönemde hizmete açık sadece 2 otel vardı, ben Zur Burg Eltz’de kaldım. Benim için önemli olan tren istasyonuna yakın olmasıydı çünkü ufak bir de valizim vardı. Moselkern zaten ufacık olduğundan trene de yürüme yoluna da çok yakın. Otelde benden başka sadece yaşlı bir çift vardı. Malum temamız ıssızlık! Genel olarak otelden memnun kaldım çünkü güvenli ve temizdi, sıcak su da çok iyi geldi. Wifi ise odada pek iyi çekmese de alt katta epey hızlıydı. Kahvaltıda hem portakal suyu hem çay getirdiler, tazecik ekmek ve yumurta da çok lezzetliydi.

Bu arada sezona göre kasabada yemek yiyebileceğiniz bir yer olmayabilir o yüzden birincisi, oteli yemek veya en azından kahvaltı dahil alabilirsiniz; ikincisi, hem gece hem de Burg Eltz yolunda acıkır, susarsanız diye gelmeden önce yanınızda mutlaka atıştırmalık bir şeyler ve su alabilirsiniz. Gerçi ben yurt dışında musluktan içiyorum genelde, burada da öyle yaptım. Akşam yemeğini ise gezmeye Cochem’de yedim.

Alternatif olarak Cochem‘de kalınabilir. Orası daha büyük ve daha renkli. Sanırım oldukça da romantik. 🙂 Kalmasanız bile benim gibi akşamüstü gidip harika gün batımını izleyebilir ve akşam yemeği yiyebilirsiniz. Trenle ulaşım çok kolay ama saatleri biraz seyrek, mutlaka önceden saatlere bakıp öyle gidin ve dönün.

Moselkern’den Burg Eltz’e yürüyüş rotası İngilizce olarak bile çok seyrek olarak yazılmış ve ben gitmeden önce bu kadar detaylı bilgi bulamamıştım. Birçok şeyi kendim keşfetmek durumunda kaldım. Tek başına bir Türk kadını bir daha bu macerayı yaşar mı bilmiyorum ama umarım sizin için bilgilendirici olduğu kadar cesaretlendirici de bir yazı olmuştur.

Leave a comment