Sintra / Portekiz

Muhteşem bir masal diyarına yolculuk demek Sintra; ama rengârenk, ama kapkaranlık!

     Portekiz’in güneybatısında, Lizbon’dan yaklaşık 30 km uzakta, çokça gezilecek yeri olan ve bir günde asla her yerini göremeyeceğiniz, kesinlikle büyülü bir yer Sintra. Sintra’da UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan ve Romantik Dönem’a ait tarihi kaleler ve sarayların yanı sıra parklar ve bahçeler var.

Ben günübirlik gittim ve gün batımında Cabo de Roca’ya geçtiğim için yalnızca Palácio da Pena’yı (Pena Sarayı) ve Quinta da Regaleira’yı (Regaleira Sarayı) görebildim. Bu arada şehir merkezinde de ufak bir tur atıp bir şeyler atıştırdım. Tekrar ziyaret edilebilecek olsam Sintra’da 2-3 kalır, buraları doya doya gezerim doğrusu.

Yolu daha uzun ve dik olduğundan Castelo dos Mouros’a (Moor Kalesi) gitmeyi hiç denemedim ancak inanılmaz manzarası ve tarihiyle ziyareti hak ediyor.

Castelo dos Mouros (Moor Kalesi)

 

NASIL ULAŞILIR?

Sintra’ya araçla gitmek kesinlikle tavsiye edilmiyor, yollar virajlı ve oldukça dar, hatta resmi sitelerinde sakın bunu yapmayın yazıyor. Özellikle yoğun bir zamanda gelirseniz trafikte kalabilirsiniz ve park yeri bulmak sizi biraz uğraştırabilir. Yine de kentte ücretli ve ücretsiz park yerleri var.

Uber kiralamak veya taksiyle gelmek daha pahalı da olsa bir seçenek olabilir ancak onunla da trafikte kalma ihtimalinizi göz önünde bulundurun.

Dar Sintra sokakları ve tuk tuklar

Lizbon’dan Sintra’ya otobüsle de gidebilirsiniz ancak bu pek tavsiye edilmiyor çünkü hem daha pahalı hem de daha uzun sürüyor. Yine de araştırmak isterseniz Sintra Express’e bakabilirsiniz.

Benim ve birçok turistin kullandığı yöntem ise tren ve otobüs ikilisi. Trenle Lizbon’daki Rossio Meydanındaki Rossio tren istasyonundan Sintra’ya 40 dakikada ulaşabilirsiniz.

Eğer Sintra’dan Cascais’e geçecekseniz ki mutlaka geçin, tren+otobüs bileti seçeneğini tercih edebilirsiniz. Yalnız bu otobüs bileti Sintra’daki hop on – hop off seçeneğiyle binebileceğiniz otobüsü kapsamıyor. Şehrin içinde de her yere yürüyerek gitmek mümkün değil, o yüzden otobüslere binmelisiniz ve bunun için ayrıca bilet almalısınız. Bu bileti otobüse binerken şoförden alabilirsiniz.

Sintra Ulusal Sarayı (Palácio Nacional de Sintra)

Sintra içinde 434 ve 435 numaralı otobüslerle görülecek yerlere gidebilirsiniz. 434 numaralı otobüs Moor Kalesi’ne ve Pena Sarayı’na gidiyor. Monserrate Sarayı, Regaleira ve Sintra Ulusal Sarayı’na ulaşmak için 435 numaralı otobüsü kullanabilirsiniz. Tabi saatlerini ayarlayabilir veya kalabalıktan binebilirseniz! Üzgünüm, en kalabalık zamanlarda bu zor olabilir.

Ama otobüse binemediyseniz ve yürüyemeyecekseniz tuk tuklara binebilirsiniz. Ayrıca tuk tuk turu da kiralayabilirsiniz.

        Eğer tamamen yürüme üzerine bir rota hazırlayacaksanız da dediğim gibi en az 2-3 gün kalıyor olmalısınız. Bu arada özellikle yazın gideceklere Moor Kalesi’ne yürümek pek tavsiye edilmiyor, yolu çok dik ve hava çok sıcak olduğu için. Seyahatinizden önce bunu haritadan mesafelere de bakarak ayarlayın mutlaka.

Tüm bunlarla ilgili bilgileri ve daha fazlasını resmi sitelerinden mutlaka inceleyin. Ayrıca biletlerinizi online olarak da alabilirsiniz.

 

İKLİM NASIL? NE ZAMAN GİTMELİ?

        Sintra’da Akdeniz iklimi hakimdir ve aslında dört mevsim ziyaret edilebilir. Ancak özellikle yüksek rakımlı bir yer olduğundan Kasım – Mart ayları arasında çok yağmurlu ve sisli olabilir. Bir de gezilecek yerlerin açık olup olmadığından emin olmalısınız.

Yazın hem oldukça sıcak hem de kalabalık olduğundan mümkünse ilkbahar veya sonbaharda gitmenizi tavsiye ederim. Özellikle yazın sarayların girişi çok kalabalık olabiliyor. Hem girmek hem de bir kare fotoğraf çekmek için uzun saatler sırada beklemek istemezsiniz. O yüzden ilk olarak mümkün olan en erken saatte Sintra’ya varın derim, örneğin kalelerin açılış saatinden en az bir saat önce varılabilir. Sonrasında benim de yaptığım gibi en kolay ulaşılan ve en popüler yer olan Pena Sarayı’na ilk girenlerden olursanız fazla kalabalıklaşmadan gezebilirsiniz.

 

NEREDE KALINIR?

Çoğu kişi Sintra’ya günübirlik geldiği için konaklamada Lizbon’u baz alıyor. Ancak birkaç gün kalıp her yerini mümkün olduğunca gezmek isterseniz kesinlikle Sintra’da kalmalısınız. Ulaşım hem tren hem otobüsle yapıldığı için beklemeleri de sayarsak gidiş geliş en az 2 saat süreceği için her gün bunu yapmak çok kolay olmayacaktır. Dahası burada kalırsanız sabah erkenden görmek istediğiniz yerlere kolayca ulaşabilirsiniz. Konaklama için çok şık butik otellerden Airbnb’ye kadar birçok seçenek mevcut.

 

GÖRÜLMESİ GEREKEN YERLER NERELER?

Pena Sarayı (Palácio da Pena)

        Sintra deyince ilk akla gelen o rengârenk masal kalesi burası! Hatta benim de fotoğrafını görüp büyülendiğim ve Sintra’ya gitmek için motive olduğum yer. Renkleri inanılmaz canlı ve keskin. Zaten onu cazip kılan da bu.

UNESCO dünya mirası listesine alınmış, pamuklara sarılıp saklanası bir saray. Parkın içinde yemyeşil ve kocaman ağaçlar, göletler, çeşmeler, mağaralar, şapeller ve heykeller var.

         Tarihi 12. yüzyıla uzanıyor ve ilk olarak burada bir şapel inşa edilmiş, sonrasında ise manastıra dönüştürülmüş. Bu manastır 1755’deki büyük Lizbon depreminde hasar almış ancak Kral II. Ferdinand burayı ve çevresini düzenleyerek yazlık saray yaptırmış.

        1889’da Portekiz Devleti tarafından satın alınmış ve daha sonra ulusal bir anıt olarak sınıflandırılarak müzeye dönüştürülmüş.

Bu saray Romantizm zevkine çok benzeyen zengin bir stil bolluğuna sahip olarak nitelendiriliyor. Eğer ilgiliyseniz edindiğim bilgiye göre Neo-Gotik, Neo-Manueline, New-Romanesk gibi çeşitli mimari stillerin yanı sıra Neo-Mağribi ve Hint-Gotik gibi diğer Doğu stillerinin bir karışımına ev sahipliği yapıyor.

        Sarayın dışındaki Triton Kemeri’nde (Triton Gateway) hem ilgi çekici hem de izlemesi zor bir heykel var. Bu figür yarı insan yarı balık olan mitolojik bir canavar Triton.

Triton Kemeri (Triton Gateway

Burada gezerken birçok şeye şaşırıyorsunuz özellikle de duvar renklerine, çinilere ve geçtiğiniz yollara. Eşi benzeri olmayan bu sarayda gezerken eski zamanları düşünmeden edemiyor insan.

 

 

Regaleira Sarayı (Quinta da Regaleira)

Sintra merkezden 10 dakikalık bir yürüyüşle veya otobüsle buraya ulaşabilirsiniz ve yine girişten biletinizi alıyorsunuz. Ziyaret etmeden önce saatleri ve açık kapalı yerleri öğrenin mutlaka.

           En çok ilgi odağı olan İnisiyasyon Kuyusu (Poço Iniciatico) girişin yukarısında kalıyor. Zamanı daha iyi değerlendirmek için önce yukarı çıkıp kuyuyu görebilir, sonra vakit kaldığınca bahçenin ve sarayın diğer kısımlarını ziyaret edebilirsiniz.

        UNESCO tarafından dünya mirası listesinde yer alan bu parkın içerisinde birçok yapı var. Altı tünellerle dolu yemyeşil bir bahçe, ufak ama görkemli bir saray, çok tatlı şapeller, heykeller, kuleler, çeşmeler, şelaleler ve biri 27 metre derinliğinde olan iki ters kuyu!

        Hani ölmeden önce göreceklerim listesi vardır ya, benim listemde varmış da haberim yokmuş! 🙂 Burada beni en çok etkileyen o mistik kuyu olsa da bahçenin her metrekaresi de oldukça büyüleyiciydi. Bir de gezerken çok tatlı bir yağmur başladı ve bu romantizm keyfimi ikiye katladı.

Buradaki saray 1697 yılında yapılmış ve 19. yüzyıla kadar dönemin zengin tüccar aileleri yaşamış. Sarayın genelinde Roma, Gotik, Rönesans mimari tarzlarının görüldüğü belirtiliyor.

1892 yılında Carvalho Monteiro isimli Portekizli böcek bilimcisi tarafından satın alınan bu yer, İtalyan bir mimar tarafından baştan yapılarak günümüzdeki halini almış. Monteiro, ideolojilerini yansıtan sembolleri toplayabileceği şaşırtıcı bir yer inşa etmek istemiş ve öyle de olmuş. Simya, Masonluk, Tapınak Şövalyeleri ve Gül Haçlılar ile ilgili semboller barındırdığı iddia edilen esrarengiz binalar eklenmiş parka. 1998 yılında ise restore edilerek halka açılmış.

Bu parkta 2 adet kuyu var ve daha büyük olanı İnisiyasyon Kuyusu (Poço Iniciatico), 6 katlı sarmal merdivenden oluşuyor. Küçük olanı ise Bitmemiş Kuyu (Poço Inacabado) olarak geçiyor.

Rivayet odur ki Harry Potter’ın yazarı bu gizemli saraydan etkilenmiş. Bu kuyunun Dante’nin Cehennemindeki dokuz daireyi temsil etmek için tasarlandığı da söylenmekte.

İçinde su bulunmayan ve ters kuyu diye de geçen bu yapıların ritüeller ve ayinler için kullanıldığı söyleniyor. Mason ayinlerinin de yapıldığı ve çok kaynak bulamadığım bu kuyularda tam olarak neler yaşandığı gizemini koruyor.

Kuyunun en altına inince renkli çinilerle yapılmış, pusulaya benzer bir imge görüyorsunuz. Buradaki çiniler, Hıristiyan doktrinine inanan Hür Masonlara (Free Masons) özel bir sembol olan Tapınak Şövalyelerinin (Knights Templar) haçını tasvir ediyormuş.

Kimine göre bu kuyular insanın kendini arayışındaki geri döndürülemez sürecini tetikleyen Dünya’ya (veya içimizin derinliklerine) inişin sembolü.

Kuyunun en altı labirent gibi ve birkaç seçeneğiniz var. İlkinde kendinizi karanlık, az aydınlatmalı bir dehlizde buluyorsunuz. Bu hayattın çıkmaz sokaklarını sembolize ediyor.

Bir diğer yol Bitmemiş Kuyuya çıkıyor, gün ışığı alan ama dışarıya erişimi olmayan bir yol ve bu en az çabayı seçenleri temsil ediyor.

        Diğer yolda ise bambaşka bir dünya karşılıyor sizi. Tünelin sonundaki ışık gibi! Üzerine şelale akan, yemyeşil bir göl (Lago da Cascata). Üstündeki tek tek taşlardan geçerken bir de yağmur başlarsa bu deneyim iyice eşsiz bir hal alıyor.

İnanılmaz bir yer! Bilgiler kısıtlı ancak bu da bir yerde hayal gücünüzün genişliğine alan açıyor. Ne yaşadınız? Ne yaptınız? Neden yaptınız?

 

Leave a comment